Vicdan Mahkemesi

Ümit Aktaş Independent Türkçe için yazdı

7 Ekim'den beri başta İslam ülkeleri olmak üzere dünyanın gözü önünde süregiden vahşi cinayetlere karşı hiç değilse karanlıkta bir mum yakmak ya da suskunluğa karşı bir çığlık olmak için Filistin'e Özgürlük Platformu tarafından düzenlenen "Vicdan Mahkemesi" 23 Mart Cumartesi günü düzenlediği uluslararası toplantıda saldırgan İsrail devletini sanık sandalyesine oturtan bir Vicdan Mahkemesi düzenledi.

Mahkeme heyetini oluşturan isimler ise şöyle: Mehmet Ali Devecioğlu, Melek Ulagay Taylan, Selim Deringil, Fatma Akdokur, Filiz Kerestecioğlu ve Erdal Doğan.

Ümit Kıvanç, Duvar gazetesindeki 21 Mart tarihli yazısında, "Vicdan Mahkemesi"yle ilgili ilk girişimden söz etmekte:

1967 yılında Stockholm ve Kopenhag'da yapılan, girişimi başlatan filozof ve matematikçi Bertrand Russell'a ithafen 'Russell Mahkemesi' olarak adlandırılan 'Vicdan Mahkemesi' ulusal ya da uluslararası resmi yargı organlarının meşruiyetinin ötesinde alternatif bir hukuksal meşruiyet alanı kurmayı başarmıştır.

18 ülkeden temsilcilerin yer aldığı, aralarında Onursal Başkan Bertrand Russell'in yanı sıra, Fransa'dan Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, ABD'den James Baldwin, Türkiye'den Mehmet Ali Aybar gibi isimlerin yer aldığı 25 üyesiyle birlikte 'Vicdan Mahkemesi' gerçek bir mahkemenin yöntemlerini izleyerek, tanıkları dinleyerek, delilleri ortaya koyarak, ABD'nin Vietnam'da işlediği savaş suçlarını araştırmış ve bu suçları, güç karşısında eli kolu bağlı olan alternatif dünyaya duyurmayı başarmıştır. 

2003-2005'te, son oturumu İstanbul'da yapılan 'Irak Dünya Mahkemesi'ne de Russell Mahkemesi esin kaynağı olmuş, ABD ile Britanya'nın Irak'a saldırısı karşısında kamuoyu yaratma gayretine ağırbaşlı bir destek sunmuştu. Ferhat Kentel ile Ömer Madra, bu girişimin, 'evrensel düzeyde itibarını kaybetmiş olan hükümetlerin ve şirket medyasının' hileli düzeni yerine, 'gerçeğin ve adaletin kaynağı' olarak 'sivil toplumun başrolü aldığı' bir uluslararası hukuk arayışı olması bakımından önemini hatırlatıyorlar.


Madra ve Kentel, Edgar Morin'in şu sözleriyle günümüze geliyorlar:

Yüzyıllar boyunca dinsel ya da ırksal sebeplerle zulme uğramış bir halkın soyundan gelenleri temsil edenlerin… bugün İsrail devletinin karar vericileri olan bu kişilerin bütün bir halkı kolonize etmeleri, onları kendi topraklarından kısmen kovmalarından ve hatta kendi topraklarından tamamen kovmaya kalkmalarından…

Gazze halklarının sivillerini, kadınlarını ve çocuklarını ardı arkası gelmeyen bir şekilde vurmalarından büyük şaşkınlık ve öfke duyuyorum... Dünyanın sessizliği karşısında da… Dehşetengiz bir trajedinin ta içinden geçmekteyiz. Zincirlerinden boşanmakta olan bu şeyin karşısında her ne kadar güçsüz olsak da... (hiç değilse) Tanıklık edelim! Tanıklığımızı sürdürelim. Çünkü, elle tutulur şekilde direnemediğimizde elimizde kalan tek şey tanıklıktır!... Zihinlerimizde direnelim. Aptal yerine konmayalım. Asla unutmayalım…


Bir zamanlar, yaşadığımız bu günlerden baktığımızda adeta bir düş olan zamanda, Türkiye'de de bir Vicdan Mahkemesi kurulmuştu.

Yeni Şafak'ın 12 Eylül 2008 tarihli haberine göre, "Darbelere Karşı 70 Milyon Adım Koalisyonu, 12 Eylül 1980 darbesinin 28'inci yıldönümünde 'Vicdan Mahkemesi' kurdu. Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusu'ndaki sembolik mahkemede 12 Eylül darbesini yapan Kenan Evren ve Mili Güvenlik Konseyi üyeleri yargılandı. Dönemin mağdurlarının tanık olarak katıldığı sembolik mahkemede darbeciler vicdanlarda mahkûm edilirken, gerçek savcı ve hâkimler de göreve çağırıldı. Mahkeme heyeti 5 sanık hakkında demokratik Türkiyeiçin çalışmalarını ve demokratik ve yeni bir anayasa yapmak için çalışmaları kararını verdi."

Tanıklardan yazar Adalet Ağaoğlu, Kemalizm'e çarpıcı eleştiriler yöneltti:

"Darbecileri yargıladığımız anda ve Ergenekon'un dibine kadar gidildiği andan itibaren biz nelerin olduğunu anlayabileceğiz" diyen Ağaoğlu, "27 Mayıs 1960 öncesinde ordu gençlik el ele siyasete, zihnimize dolduruldu" şeklinde konuştu.

Ağaoğlu, şunları söyledi:

Cumhuriyet Kemalizm'i iyi olsaydı bu noktaya gelir miydik? Cumhuriyet devriminin raporları yalan söylemeseydi 'ordu gençlik el ele' demezdik. Türk Silahlı Kuvvetler bütçesi adım adım Meclis'te görüşülmelidir. Onun için ben TBMM ihtilali istiyorum.

 
Oya Baydar ise T24'teki 23 Mart 2024 tarihli yazısında, "Filistin'e Özgürlük Platformu"nun "Vicdan Mahkemesi" girişimine değinerek, suçlu olanın "Sadece İsrail değil, Gazze soykırımı için İsrail'e doğrudan veya dolaylı destek veren bütün ülkeler, dünyanın vicdanını yitirmesine, muktedirlerden kaynaklanan vicdan erozyonuna uğramış kitlelerin de vahşileşmesine, kirlenmesine, vicdansızlaşmasına zemin hazırlayan bütün iktidarlar, bütün liderler, bunların yönetimindeki yalan makineleri, güdümlerindeki medya, çevrelerindeki çıkar çemberi… Ve bütün savaşların, soykırımların, yıkımların hem tetikçisi hem de kışkırtıcısı olan dev savaş sanayii, dünyayı güden ve kana bulayan sermaye…" olduğunu söylemekte. 

Perspektif haber sitesine konuşan Filistinli Psikiyatrist Samah Jabr ise, İsrail'in pervasızlığına dair şu açıklamayı yapmakta:

Uluslararası Adalet Divanı deneyimini, İsrail'in uzun süredir tam bir cezasızlık yaşamasından hareketle değerlendiriyorum. Filistinlilerin yaşadıkları, politik güçler tarafından maskelendi ve yalanlarla örtüldü. İsrail; Filistin tarihini, Nakba'yı, Filistin halkının üçte ikisinin sürülmesine ve Filistin topraklarının üçte ikisinin boşaltılmasına yol açan 1948'deki kök şiddeti örtmeyi başardı.

Filistinliler, sadece işgal ve baskı altındaki mevcut gerçeklikleri için bir özne olmaya çalışmıyorlar; aynı zamanda dünya düzenine karşı da duruyorlar. Çünkü karşımızda İsrail'in, bize karşı uygulanan baskının tek sorumlusu olmadığı bir dünya düzeni var. Bu baskı, özellikle Amerika Birleşik Devletleri tarafından destekleniyor. Tam da bu nedenle dünyadaki halkların taban hareketlerine karşı büyük bir umudumuz var.

Kalpleri doğru yerde olan, adaleti anlayan ve dünyadaki adaletsiz güç yapılarına karşı çıkan bireyler, bizim mücadelemizi destekleyecek ve küresel güney halklarını, Filistinliler gibi kolonize edilmiş ülkelerin halklarını ezme eğiliminde olan hegemonyaya ve değişen dünya düzenine karşı duracaklardır...

Şiddeti kınamadığınızda, soykırıma itiraz etmediğinizde, insani yardım sahte bir yardım olacaktır. Amerika'nın İsrail'e askerî ve diplomatik yardım sağlarken Gazze'ye yiyecek yardımı atması buna bir örnektir. Tüm bu dehşetin Filistinlilere getirilmesine izin verme suçunu üzerlerinden atmaya çalışıyorlar. Bunu istemiyoruz.


21 yıl önce ABD'den gelerek işgalci İsrail'i durdurmaya çalışan Rachel Corrie'nin babası Craig Corrie, dünya vicdan günü olarak kabul ettiğimiz Rachel'in öldürülmesinin 21'inci yıl dönümünde şunları yazdı:

6 Mart 2003'te kızımız Rachel Corrie, Gazze'nin Refah şehrinde bir Filistin ailesinin evini korumak isterken öldürüldü. Şimdi, yirmi bir yıl sonra, İsrail ordusu, Amerika Birleşik Devletleri tarafından sağlanan uçaklar, bombalar, mermiler, tanklar ve hatta buldozerler kullanarak Gazze'nin tamamını eziliyor. Bu, bizim vergilerimizle finanse edilen bir soykırım. 

Birçok açıdan, bunun gelecekte olacağını görebilirdiniz: askerler savaş suçlarından hesap vermiyor, bir ülkenin ordusu başka bir halkın topraklarını alma hakkına sahip olduğunu düşünüyor ve insan hakları ihlalleri yapılıyor. Bu hikâyeyi biliyoruz ve bu soykırımı gördük. Amerika yerlilerine sorun.

Ailemiz, Rachel'ın davasında yıllar boyunca adalet aradı, önce diplomatik yollarla ve sonra İsrail mahkemelerinde bir dava açarak. Mahkeme ifadeleri çok çarpıcıydı. Eğitimden sorumlu bir İsrail Savunma Kuvvetleri Albayı, savaş bölgelerinde sivillerin olmadığını söyledi ve Rachel'in ölümünü soruşturan subay, İsrail'in Gazze'deki herkesle savaş halinde olduğunu düşündüğünü ifade etti.

Bu süre zarfında İsrail savunma ekibi, Gazze halkını -Rachel'ın arkadaşları, bizim arkadaşlarımızı- 'teröristler' olarak adlandırdı. Hatta İsrail Yüksek Mahkemesi, uluslararası hukukun Gazze'deki İsrail eylemlerine uygulanmadığını belirtti. Ne kadar anlamlı! Barış isteniyorsa, adalet olmalıdır ve işgalin günlük adaletsizliğinde hiçbir şey barışçıl değildir…


Dünya kamuoyunun hissiyatına ve tepkilerine karşı, Filistin halkına karşı aleni bir biçimde soykırım suçu işleyen, bu halkı kölelikle tehcir arasında bir tercihe zorlayan İsrail karşısında BM ve birkaç istisna dışında dünya devletleri sessizliğini, etkisizliğini ve hatta bir ölçüde desteğini sürdürmekte.

II. Dünya Savaşı akabindeki şartlar içerisinde Afo-Avrasya kıstağına yerleştirilen bu emperyal aparat ise dünya güçleri arasındaki dengelerin yarattığı boşluklardan yararlanarak soykırımcı tutumunu pervasızca sürdürmekte. 

İsrail'e karşı tepkimiz asla antisemitik bir tepki değil çünkü birçok Yahudi de bu tepkiye katılmakta ve İsrail'in suçlarının acısını hissetmekte.

Ancak neredeyse yüz yıldır süren çatışmaların sonunda geldiğimiz nokta ortada. Amaç ise tüm dünyanın gözleri önünde, halksızlaştırılan bir toprağa topraksız bir halkın yerleştirilmesi için her türlü inkâr, yok sayma, tehcir ve katliamın uygulanması.

Nitekim 7 Ekim'den bu yana elli bin civarında Filistinli katledilirken, yüz bin civarında insan da yaralanmış veya sakat bırakılmış; binlerce ev yıkılarak Gazze yaşanılamaz bir hale getirilmiştir.

Kimileri ise Filistin halkının tâbi tutulduğu bu kamp ve abluka halini dikkate almaksızın mevzuyu Hamas'ın 7 Ekim'deki saldırısına endeksleyerek, İsrail'in kendisini savunma hakkından söz etmekte.

Oysa İsrail devleti başından beri saldırıyı esas almış bir devlettir. Filistin halkının kendisini savunma hakkı kadar imkânları ise bazı çaresiz tepkilerin ötesinde elinden alınmış bulunmakta.

Karşı çıkılmakta olan ise Yahudi toplumunun varlığı değil, tüm emareleri yeryüzünden ve tarihten silinmekte olan Filistin halkının varlığının adım adım yok edilmekte olmasıdır.

Kimileri ise Filistin halkının tâbi tutulduğu genel apertheid şartlarını ve 1917'den beri sürmekte olan pervasızlığı dikkate almaksızın salt Hamas'ın İslamcı geçmişine odaklanarak ve yine bununla bağlantılı bir biçimde İsrail devletinin tutumuyla Yahudi halkını özdeşleştiren bir entegrizme dikkat kesilerek güya Yahudi halkını korumaya çalışan bir eda ile İsrail devletine karşı girişilecek suçlamalar ve adalet taleplerini bir tür antisemitizm olarak mütalaa etmekte.

Bu ise İsrail devletine karşı girişilen her türlü eleştiri, suçlama ve cezalandırma taleplerini en başından sorunsallaştırarak ve hatta bir suç sayarak, meseleyi tam da İsrail'in istediği gibi bir tartışılamazlık haline getirmekte ve İsrail'in her türlü saldırganlığı için, İsrail'in tepe tepe kullandığı bir ara durum / fırsat yaratmaktadır. 
 


Bu durumda ortaya çıkan çaresizlik, içimizi yakan sözleri boğazımıza tıkamakta ve kamuoyunun etkisizleştiği bir nihilizme adeta bir duyarlılık payesi kazandırmakta.

Geniş kitlelerin sessizliği ve uluslararası toplumun inisiyatifsizliği ise ortaya hukuk tanımayan gücün yarattığı fiili durum karşısında tüm dünyanın suskunlaştığı yeni bir döneme işaret etmekte.

Ne kadar trajik ve de ironik bir durumdur ki geçmişte soykırıma uğrayan bir toplumun çocukları günümüzdeki soykırımın failleri.

Daha da acı olanı ise bir zamanlar bu duruma karşı sesini yükselten kesimlerin de giderek sessizliğe gömülmeleri. 

23 Mart'ta düzenlenen "Vicdan Mahkemesi" bu nedenle çok önemliydi. Toplantıda yapılmak istenilen de belki tam olarak buydu, farklı kesimlerden oluşan ve vicdanını kaybetmemiş olan bir topluluğun şahitliği; silah yerine kelimeleri kullanmayı yeğlemiş olanların, "zulmünüzü görüyoruz ve dilsiz kalmayacağız" diye seslerini yükseltmeleri.

Öyle dememiş miydi Hz. Resul:

Bir kötülük görüyorsanız dilinizle veya elinizle onu düzeltin. Bunu yapamıyorsanız hiç değilse yüreğinizle tepki duyun ki bu imanın (şahitliğin) en zayıf halidir.


Filistin'e Özgürlük Platformu tarafından oluşturulan 14 Masa'nın raporlarına, tanık beyanlarına, medyada yer alan ve İsrail tarafından yalanlanmayan haberlere dayanılarak bir iddianame hazırlayan Hukuk Masası, uzun çalışmalar sonucunda ve uluslararası sözleşmelere dayanarak: "Delillerin takdiri vicdanlarda kurulu mahkememize ait olmak üzere; şüphelilerin üzerine atılan soykırım suçu, savaş suçu, apertheizm suçu, insanlığa karşı suçlar ve diğer insan hakkı ihlalleri"ni tespit etti ve İsrail devleti kadar fiili olarak bu suçlara katılanların ilgili sözleşmeler uyarınca cezalandırılmasını talep etti.

Doğal olarak bu konularda İsrail devletiyle işbirliği yapan ülkeler ve bireyler de sorumlu ve suçludurlar.  

"Vicdan Mahkemesi" bu kararı onaylasa da toplantı sonrasında yayımlanan bildiride "biz en başından beri, yargı dağıtan bir kurum değil, kalbi Gazze'yle atan küresel işgal karşıtlarının bir parçası olarak hareket eden insanlar olduğumuzun altını çizdik" gibi ikircimli bir cümle ile adeta karardan geriye doğru bir adım atılmakta.

Bu adım ise yapılan açıklamayı muğlaklaştırmakta ve alınan kararın bir yargı olup olmadığı, onun da ötesinde bu vicdani yargılamanın sonucunda bir adalet talebi olup olmadığı hususunda maalesef bir istifham yaratmakta. 

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU