Uluslararası ve bölgesel sistemler ne zaman değişir?

Cidde'deki son Arap Zirvesi, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana etkili olan klasik güçler ile zenginliği, aktivizmi ve gençliği büyük ölçüde kullanan yükselen güçler arasındaki güç dengesindeki değişiklikleri yansıtıyordu

Fotoğraf: Reuters

Çalışma hayatımı veya yaklaşık yarım asırlık bir süreyi sürekli "dünya düzeni değişiyor mu, değişmiyor mu ve değişiyorsa hangi yönde" sorusu ile birlikte geçirdim.

Soruya Ortadoğu ya da içimizde bir grubun "Arap anavatanı", bir başka grubun da "Arap dünyası" dediği Arap bölgesindeki bölgesel sistemimizle ilgili sorular eşlik ediyordu.

Burada şu değerlendirme aklıma geliyor, bu tür sorular toplantılarında ve buluşmalarında Araplar arasında diğer toplumlara ve ülkelere kıyasla daha ısrarlı bir şekilde soruluyor.

Diğerlerinde soru akademik çevrelerde, bazen de politikacılar arasında kısık sesle soruluyor. Batı ülkelerinde seçimler gibi gürültülü olaylar sırasında, soruya genellikle yer verilmiyor.

Belki de Batı'da kendilerinin, Japonya ve Avustralya ile birlikte Avrupa ve Kuzey Amerika'nın kaynaştığı modern sistemin çekirdeği olduklarını düşündükleri için sormuyor.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Buradaki ikilem, Arap bölgesinde bu sorular gündeme geldiğinde, genellikle Birinci Dünya Savaşı, ona eşlik eden Sykes-Picot Anlaşması ve o zamandan beri sürekli bölünen bölgenin bölünmesi hatıralarını akla getiren uğursuz değişikliklere işaret eden bir duruma atıfta bulunmalarıdır.

Gerçekte, Osmanlı Halifeliği ile olan ilişkinin veya çeşitli sömürge ilişkilerinin dayattığı dışında bölgede bir bütünlük veya birliğin var olduğundan hiç emin olmadım.

Altmışlardan bu yana soru daha ısrarla sorulur oldu ve ivmesi her yeni on yılda iki katına çıktı. Şu anda, sorunun varlığı o kadar güçlü ki, her an yeni bir dünya düzeni kuruluyor ve bizim onun bölümleri ve etkileri hakkında, iyi şeylerin habercisi yoksa korkutucu kötülüklerin uyarıcısı mı olduğu üzerinde düşünmemiz gerekiyor gibi görünüyor.

Bununla ilgili tüm ifadelerden doğan sorunsal, sistem kavramının, girdileri ve çıktıları tanımlanabilen ve aslında, değişim ve istikrarı birleştiren sabit bir devamlılık durumu içermesi.


Bütün bunlar hemen uluslararası veya bölgesel sistemlerin nasıl değiştiği, basitçe söylemek gerekirse, sonuçları öncekinden önemli ölçüde farklı olacak yeni bir sisteme ne zaman sahip olacağız sorusunu sormaya itiyor.

Üç yılı aşmayan kısa bir süre içinde, soru iki kez gündeme geldi; pandemi dünyayı kasıp kavurduğunda, şimdi, Ukrayna savaşı Avrupa'da patlak verip dünyanın geri kalanını titrettiğinde.

Sorunun cevabı bizi değişimle ilgili üç teorik fikre götürüyor. Birincisi, hakim teknoloji modeline ve bunun insanlar, toplumlar ve ülkeler arasında belirlediği ilişkilere atıfta bulunan üretici güçlerin temel bir şekilde değişmesidir.


Marksist teori bunu değişimin mihenk taşı yaptı. Ona göre feodal, kapitalist ve sosyalist toplumlar arasındaki fark buydu. Tarım ve sanayi devrimleri arasındaki geçiş bu sayede gerçekleşti.

İkinci teori, değişimi fikirlere dayandırır, dolayısıyla temel bir fikre dayalı sistemler, başka bir fikre dayalı başka bir sistem gelene kadar değişmez.

Hegel gibi düşünürler, sistemleri biçimlendirirken fikirlere büyük ağırlık verirler. Dinler sistemler yaratmıştır ve bunlar Yahudileri kutsal bir halk olarak yansıtmıştır.

Dünyayı günahtan kurtarmak için Mesih'in kendisini kurban etmesine dayanan Hristiyanlığı, tüm dinler için nihai mesaj olduğu fikrini temel alan İslam’ı yansıtmıştır.

İnsanlar arasında Platon'un erdemli şehir hakkındaki fikirleri, Cumhuriyet kitabında ifade ettiği ve Yasalar kitabında uygulanabilirliğini açıkladığı bir sistem idi.

Toplum sözleşmesi fikirlerini yücelten, John Locke, Rousseau ve Montesquieu'nün fikirlerini, devletleri ve uluslararası sistemi ele alırken liberal teoriyi yönlendiren lokomotif haline getiren, büyük Amerikan ve Fransız devrimlerinin fikirleri, bir sistemdi.

Üçüncü teori ise muhafazakar, kamusal yaşamdan doğrudan çıkarsama yapmaya ve kapsamlı anlamıyla "güç" arayışına dayanıyor.

Nitekim güç dengesi ve maruz kaldığı bozukluk, bir durumdan başka bir duruma geçişin hikayesidir. Denge, uluslararası ilişkilerde yeni bir tarafın gücü yeni dengeler kuracak kadar arttığında bozulur.

Burada Machiavelli ile başlayan ve Henry Kissinger ile bitmeyen değişimlerin açıklamalarını buluyoruz.
 


Üç teori, içinde yaşadığımız mevcut uluslararası ve bölgesel sistemde uygulanabilir ve onunla iç içe geçmiş görünüyor.

Üretici güçlerdeki değişimlere, İkinci Dünya Savaşı ile ilişkilendirilen ikinci sanayi devriminden, küreselleşme yönünde ilerleyen üçüncü dijital ve bilgi devrimine ve şimdi de, yapay zekaya ve yaygınlaşmasına dayalı dördüncü devrime geçişin tanıklık ettiği üretici güçlerdeki değişim, küreselleşmenin sona erdiği ve ulus-devlet ile tek kimliğin geri döndüğü izlenimi veriyor.

Fikirlere gelince, ABD Başkanı Biden’ın dünyayı demokratlar ve otoriterler şeklinde bölmesiyle somutlaşıyor. Böylece her biri kendi sistemini oluşturuyor ve onunla birlikte iki takım veya iki ülke blok arasındaki denge belirleniyor.

Amerikan ve Batılı şirketlerin omuzlarında yükselmeye başlamış olsa da, güç dengesi şu anda Çin'deki büyük yükseliş nedeniyle dengesiz görünüyor.

Buradaki yeni sistem, tek bir güç ve bir kutba dayalı eski bir sistemin rahminden çıkarak, üç veya çok kutuplu hale geldi. Devam eden Ukrayna savaşı, yeni dengelerin biçimlerini ve türlerini tanımlamada bir dönüm noktasıdır.


Aynısı Arapların yaşadığı bölgesel sistem için de geçerli. Facebook, Twitter ve diğer seferber etme ve harekete geçirme yöntemlerini kullanarak teknoloji, Arap Baharı'nın ortaya çıkmasında, durgunluk ve kötüleşen koşullar döngüsüne giren siyasi rejimlere karşı devrimlerinde önemli bir rol oynadı.

Kısacası teknoloji etkileyici bir role sahip oldu, öyle ki bir ülke sadece zenginliği ile değil, tüm dünyaya ulaşan ve hatta futbol maçlarını tekeline alan bir televizyon kanalının gücüyle büyüdü.

Fikirler teorisi, siyasi birimleri bir araya getiren ve sonra tekrar ayıran Arap milliyetçiliği fikri sayesinde, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra etkili oldu.

Arap milliyetçiliği şimdi yerini devletin bütünlüğünü garanti eden ulus-devletiyle ilgili başka bir fikre bıraktı.

Cidde'deki son Arap Zirvesi, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana etkili olan klasik güçler ile zenginliği, aktivizmi ve gençliği büyük ölçüde kullanan yükselen güçler arasındaki güç dengesindeki değişiklikleri yansıtıyordu.

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

Independent Türkçe için çeviren: Beyan İshakoğlu

Şarku'l Avsat

DAHA FAZLA HABER OKU